LÂLE DEVRİ By: Kenan Kalaycıoğlu Date: May 06, 2008, 01:51:51 PM
Onca yıllık öğretmenlik yaşamımız boyunca, “de-mokrasimiz”i anlattık öğrencilerimize.
Yalancı çıktık sonunda…
Biryantinli saçlı bakan bey televizyon ekranından çayını da yudumlarken; “Bakınız ben içiyorum. Radyas-yonlu olsa, içer miyim?” söylemi ile kendi halkını kandı-rıp, Çernobil Nükleer Santrali’nin ayıbının üstüne yatarak örtmeye çalışıyordu her nedense…
Yalan söylüyordu!
“Komünizm geliyor!” diye bizi korkutup, bize kır-mızı kravat bile taktırmayanlar, yıllar sonra televizyon ekranlarından;”Biz de amma korkutmuşuz milleti! Hah hah hah…” diye aşağıladılar bizi.
Yalan söylediler…
Şimdi de Lale Devri tartışması… Aslında örnek-ler çok. “Sana göre, bana göre” öznellikleri ile dolu yaşa-mımız. Bu bilmsel anlayış(!) da alıp alıp götürdü bizi “bize göre-onlara göre”liğe.
Oysa; bilimsel olan, “sana göre-bana göre” olmaz. Bilimsel olan, sırtını bilime çevirene göre hiç mi hiç ol-maz.
Demokrasimizi benim anlatımım 29 yıl. Ya bunun öncesi… Öncesinin öncesi… Ya şimdi demokrasimiz ile ilgili tartıştıklarımız…
Bir yanlışlık var bir yerde.
En yetkili ağız söylemedi mi Çernobil’den bize radyasyon etkisi olmadığını/olmayacağını. Biryantinli saçlı bakan bey söylemedi mi televizyon ekranlarından. En yetkiliden başka hangi yetkiliye inanacaktık…
Bir yanlışlık yapıyoruz bir yerlerde.
Komünizm tehlikesinden ötürü(!) kırmızı kravat takamadık., yanaklarımıza aşağı iki tutam (favori) saç uzatamadık, uyduk sözünüze. Sonuç: alaya alındık, dal-ga geçildik.
Yanlışlar yapıldı durmadan.
Bize de böyle anlatıldı, biz de böyle anlattık yıllar yılı. Şair Nedim de böyle anlattı:
İşte üç çifte kayık iskelede amade
Gidelim serv-i revanım yürü Sa’d-abad’a.
Şimdi; Bütün Dünya Dergisi’nin nisan sayısında kapakta: “Lale Devri’ne Yargısız İnfaz” Yazının başında; Lale Devri, öğrencilere öğretildiği özelliğinin dışında gerçekte, Osmanlı’nın çağdaşlaşma yolunda büyük adım-lar attığı bir dönemdir diyor. Devam ediyor yazı:
“…Lale Devri, tarihimizde ve onu okuyan beyin-lerde hiç de hak etmediği bir konumda yer etmiştir. Zevk ve sefahat dönemi diye bilinen bu dönem, Osmanlı’nın Batı kültürünü Türk topraklarına sokmamak adına diren-cinin kırıldığı ve çağdaşlaşma yolunda büyük adımlar atıldığı bir dönemdir…”
Bilim aşkına olsun söyler misiniz, o “büyük adımlar” büyük büyük atıldığı için mi çağlar boyu geri-sindeyiz Batılı gelişmiş ülkelerin… O, “büyük büyük adımlar” dan ötürü müdür ki gençlerimiz bir türlü iş beğenip de(!) çalışmıyorlar.
Lale Devri’nde Avrupa’ya elçiler gönderildiği, yeniçerilerden bir itfaiye örgütü kurulduğu, çiçek aşısının ilk kez uygulandığı doğrudur. İstanbul’da bir çini fabri-kası, Yalova’da kağıt fabrikası kurulduğu, klasik yapıt-lardan çevriler yapıldığı doğrudur.
Bunlar doğrudur da, ilk yaratıcısı kimdir bu güzelliklerin. Ya da, o “büyük adımlar”ı atanların bu gü-zelliklere katkısı nedir? Bu güzellikleri yaratan insanlar, bu güzelliklere kullanırken zamanlarını, Osmanlı neye kullanmıştır? Zamanı…
Dergideki yazarın, yazısında sözünü ettiği gibi: “Durum umutsuz, gidilen yol karanlıktı…”
Yalnızca ahlaki değerlerin ölçülmesinde kullanıl-mıyor ki “doğru ölçeği”. Bilimsel değerlerde de doğru ölçeğine başvurmalı “doğru yürek”ler.
Diyor ki aynı yazısında yazarımız:”Ama Lale Devri, yüzyıllar boyunca her yanını binbir çeşit lalenin süslediği İstanbul gecelerini sırtlarında mum taşıyan kap-lumbağaların aydınlattığı, ud ve kanun seslerine şiirlerini kendilerinden geçerek okuyan şairlerin seslerinin karıştı-ğı, hiç tükenmeyen ziyafet sofralarında gününü gün eden padişahın devlet hazinesini düşüncesizce harcadığı, uzun bir keyif çağı olarak adlandırıldı…”
Diyelim ki bu, abartıldı.
İltizamdan-mültezimden de söz edelim mi? Ha-remden-selamdan…
Kendimize bakmak işimize gelmeyebilir belki ama, Avrupa’nın, o kapitülasyon hakkı verdiğimiz Fransa’nın ne yaptığına bakalım Lale Devri’nde…
Tarih, ders almak için yapılmaz ama, yaşanmış olan tarihten ders almak gerek, ders almak…
Yoksa?
Hep yeniden… Hep yeniden…