OLMADIĞI YERDE By: Kenan Kalaycıoğlu Date: June 11, 2008, 12:06:28 PM
Yazının başlığının, üç nokta var önünde ayraç içinde. Görmediniz mi yoksa! Endişelenmeyiniz, okudukça…
Bakmak ne arar, görmek ne arar gözün olmadığı yerde. Göz gerekir bakmak için. Ya görmek için? Göz de olacak, görmek de olacak…
Sapanın, orağın olmadığı yerde ekin olmuyor da, kültürün olmadığı yerde ne oluyor sanki! Ne olmuyor ki! Balık baştan kokuyor, kuyruğuna değin kokuyor. Deniz kokuyor. Et kokuyor, tuz kokuyor, Tuz Gölü kokuyor.
Olay, on haziran tarihli gazetelerde anlatıldı. “Polis amca, n’olur bırak, babamı bir kez öpeyim.” başlığı altında verildi haber.
Çete üyesi olmakla suçlanan baba, Beşiktaş’taki İstanbul Adliyesi’ne götürülürken, 22 aydır görmediği 8 yaşındaki oğlu ile karşılaşıyor. Eşler arasında resmi nikah olmadığı için, tutuklu baba ile görüşemiyor çocuklar ve anne. 22 aydır… Askerler arasındaki babasını görmek için, teyzesinin getirdiği 8 yaşındaki çocuk, “babamı bir kez öpeyim!” diye feryat ediyor.
İşte, bizim korkumuz da buradan başlıyor. Korku-muz, endişemiz, tasamız, üzüntümüz…
(…) olmadığı yerde (…) olmaz ya! işte o türden. Şimdi taşa tutarız o askerleri… Şimdi kafasını-gözünü dağıtırız en kaya taşlarımızla o askerlerin.
-Ne olurdu yani bıraksaydınız! Öpseydi yavrucağız babasını!
Askerler izin vermemişti çünkü, nikahsız eşten doğma, 8 yaşındaki çocuğun, babasını öpmesine. Asker, askerliğini yapmıştı. Askerler, kafadan ayağa suçluydu belki de kimi kafalara göre.
Yanıldık! Beklediğimiz olmadı neyse ki.
Atatürk’le ilgili anlatıyı bilirsiniz. Anımsatması bizden. Parolayı yanıtlayamadığı için geçememişti nöbetçiyi Koca Mustafa Kemal…
İşte budur Mehmetçik…
İşte budur, olmak ya da olmamak…
Ciddiyet budur, sorumluluk budur…
“Anayasayı bir kere delmekle bir şey olmaz!” anlayış(sızlığ)ının tam karşıtıdır bu. Devlet adamı olmak, devletin adamı olmaktır bu. Saygılar, sevgiler size Mehmetçik’ler.
Şimdi, dönelim kendimize. Hani şu üç kez “Hazır ol!” komutu ile bile hazırola geçemeyen bize. Mehmetçik kafası ile kıyaslayalım kendimizi, kafamızı, aklımızı.
Bir: Çetecilik niye?...
İki: Devletin düzeni-koruması altında ama, Devlet’e karşı çıkarcasına nikah yapmamak ne demek?
Üç: 22 ay boyunca ailenle neden görüşemediğinin sorgulamasına akıl yormamak…
Dört: O modern giysinin içinde, medeni nikaha gerek görmeyecek derecede örümcek ağı ile sarmalanmış kafayı aydınlatmamak…
Beş: Görüşmenin olamayacağını bilerek 8 yaşındaki çocuğu o ortama getirmek…
Altı: (…) Duyarlı olanlar sorsun…
Biz biraz da böyle (mi) olduk. Kafa yormuyoruz “(…)nın olmadığı yerde (…)nın olamayacağı”na. Yormayınca da; kimimiz kafayı, kimimiz rüyayı yormayınca da, hepimiz yoruluyoruz sonunda. Bedence yoruluyoruz, utancımızla yoruluyoruz. Hep çalışmak yormaz ya insanı canım! Utanmak, hep utanmak da yorar insanı.
Çok güzeldir, vazgeçilemeyecek derecede güzeldir yaşamak ama, emek de ister yaşamak. Orhan Veli’nin dediği gibi;
-Bedava yaşıyoruz, bedava!... türünden değil ki yaşamak. Emek istiyor. Emeksiz yemek olmadığı gibi, emeksiz yaşamak da yok. Yok işte! Zorlamaya da gelmiyor. Gelmiyor çünkü, çete de bir şey yapamıyor ona. Gücü yetmiyor.
Ne demiştik?
(…)nın olmadığı yerde, (…) da olmuyor.
Bergama kent merkezinden Bakırçay Ovası’na giderken, sağlı-sollu “yığma tepe”lerle sayısız tepeler var Ağrı’nın tepesi arasında. O tepeler arasında yaşıyoruz. “Yaşam”ın ne olduğunu bilenler/bilmeyenler hep bir arada.
Çözülmedikçe çözülmedikçe küçücük sorunlar, büyüyerek büyüyerek geliyor yeni yeni sorunlar.
Gündemimizdekiler gibi…