Arşiv Anasayfa "S" Harfi İle Başlayan Yazılar
Sayfalar: 1
SAVURGANLIĞIMIZ By: Kenan Kalaycıoğlu Date: October 22, 2008, 09:42:36 AM
SAVURGANLIĞIMIZ

   Ne zaman, ne zaman kendisinden söz açsak, övgü ile söz ederiz ünlü dilcimiz Ömer Asım AKSOY’dan. Atasözleri ve Deyimler Sözlüğü (iki cilt) adlı yapıtından. İyi ki yazmış…
   İnsanımızın savurganlığı çekip getirdi bizi kapısına Ömer Asım AKSOY’un Atasözleri ve Deyimler Sözlüğü’nün.
          “Savurgan – lık” sözcüğünden de ses seda yok sözlükte, “israf” sözcüğünden de. Başlangıçta üzüldük. Neden yok? sorumuzla üzülürken, anladık neden olmayacağını / olamayacağını.
   Neden olsun ki!
   Buluşlarımız arasında televizyon mu var ki, “televizyon” sözcüğü olsun dilimizde, bizim olan…
   Geçmişimizdeki tutumumuza sözümüz yok. Araştırmadık çünkü. Okuyup öğrendiğimiz yıllarımızdan, yaşadığımız yıllarımızdan biliyoruz ama savurgan bir toplum olduğumuzu.
   Bir nokta dikkatimizi çekiyor adı geçen sözlükte: “açlık” üstüne onca deyim, onca atasözü varken, “savurganlık” üstüne…
   Ekmekte savurganız…
   Yemekte savurganız…
   Suda savurganız…
   Söze savurganız…
   Doğal kaynakları kullanmada, “Onlar hiç mi hiç tükenmeyecek!” savurganlığınca savurganız.
   Kendimizi temizleyelim diye deterjan kullanmada, deterjanı kullanırken kendimiz için gerekli olan yaşamsal kaynaklarımızı kirletmede savurganız.
   Memur / memure – efendi / hanım, üç satırlık yazı için kullanıyor kocaman A4 kağıdını. Kullanıyor da, 5×5 not kağıdı istiyor biraz sonra müdür beyinden… Yarınki toplantı için açış konuşmasını da hazırlıyor bir yandan “Olanaklarımız kısıtlı!” diyen müdür bey. Kalkınmadan söz eden, milliyetçilikten, vatandan, milletten… söz eden konuşma.
   Bir nehir roman yazılır sırf kağıt unsurundaki savurganlığımız üstüne. Yazılmamış kağıtta bayılırız da savurganlığa, yazılmış kağıdı okumak, okumak hem zor gelir, hem de ar gelir bize.
   Ya ekmek?...
   Dünyada en çok ekmek yiyen birkaç ulusun bile baş sıralarında geldiğimiz bilinir yapılan araştırmalardan. Ama gene en büyük savurganıyız ekmeğin. Kırk yıl önce bize, “Konya Ovası Türkiye’nin tahıl ambarıdır.” diye öğretilen yerin kuruduğunu, bozkır olduğunu göre göre, bile bile ekmekte savurganız. Koskocaman Tuz Gölü’nü kuruttu savurganlığımız ama, biz yine de anlayamadık savurgan olduğumuzu. Yazık!...
   Zamanda savurganlığımız?... Baştayız başta. En başta. Kıraathane dedik ama adına kahvehanelerimizin, kurtaramadık cigarahane olmaktan o yapıları. Ve o yapılarda, o yapıların asma altı kapılarında yıllarca… yıllarca… düşünür… düşünür… görünür de aslında hiçbir şey düşünmez insanlarımız.
   Bedava zaman…
   Amacı yoksa, bedava yaşam…
   Bir hocahanım vardı. Yıllar geçti. Esenlikle gitsin gideceği yolları. Gidemez ki ama. Ders zili çalar da, onbeş dakikadan erken çıkamaz bir üst kata. Bitmez ki sözü. Bitirmez ki sözünü. Kızar da kimi zaman, dinlemeyen arkadaşlarına. Darılır… Zaman, bedavadır onun için. Allah’a hep dua eder, neden kessin ki zamanını.
   Kim bilir, zamanı bolca yediği için mi enini uzunluğu geçmişti boyunun uzunluğunu hocahanımın.
   Abdul öğretmen de benzer bir zaman savurganı idi. Dilinden başka her yanına sağlık. Bir, “Ben…” diye başlasın söze bir öğretmen beş dakikalık teneffüste, hemen sözü kapar Abdul öğretmen. Nehir romanlar anlatır beş dakikalık, on dakikalık teneffüste.
   Zamanı yemede toplum varsa üstümüze, uzağımızda değil, sıcak güneyimizdedir.
          “Lüks otellerimiz – lokantalarımız, bir Türkiye daha besler artıkları ile…” deriz çoğunlumuz. Çok çok iddialıdır ama, biz de katılırız bir açısından. Peki ama çok mu tutumludur dersiniz yoksul evleri ekmek konusunda. Toplumun yüzde kaçı kullanıyordur bir gün bayatlamış ekmeğini?
   Hep kullanılır durulur ama konunun dinsel yanı. Hep kullanılır. Peki ama nedir bu savurganlık, bu israf…
   Dünyada onca aç varken…