ÖĞRETMENİN GÜNÜ By: Kenan Kalaycıoğlu Date: November 11, 2008, 11:29:37 AM
ÖĞRETMENİN GÜNÜ
Bugün 24 Kasım. Başka başka kimselerin de günüdür belki ama bizim bildiğimiz, Öğretmenler Günü.
Öğretmenlerimizin de günü, çocuklarımızın öğretmenlerinin de günü. Atalarımızın deyişiyle, Allah’ın günü işte… Varsın kimin olursa olsun…
Orman Günü, Birleşmiş Milletler Günü, Sevgililer Günü, Barış Günü, Özürlüler Günü… Dedik ya; Allah’ın günü, herkesin günü.
Gün ne demek ama?
Gün, günü yaşamak demek anlamlarının birisiyle. Mutlanmak… Umutlanmak… O gün, olduğunu da, yaşamakta olduğunu da pişman olmadan yaşamak demek. Önce, insan olduğuna sevinmek demek. Hem sonra, hem önce öğretmen olduğuna sevinmek demek. Öğretmen olduğu için, yüce insan olduğunu duyulmamak demek. Öğretmen olduğu için, yüce insan olduğunu duyulmamak demek günü olmak.
E, günü var ya Türk öğretmeninin!... Demek yukarıda sıraladığımızca mutlu yaşamakta öğretmenlerimiz de, çocuklarımızın öğretmenleri de.
Acaba?...
Köylümüz ne derecede borçluysa “Köylü, milletin efendisidir.”liğinden ötürü Atatürk’e, Türk öğretmeni de öylesine borçludur gününü de, öğretmenliğini de Atatürk’e.
Öğretmenliğimizin de, günümüzün de kaynağında Atatürk vardır çünkü.
Öğretmenin günü olur mu?
Hamaset konuşuluyorsa asmalı çardağın altında sıcak yaz gününde, öğretmenin günü olmaz. Olmaz çünkü, gecesi-gündüzü yoktur öğretmenin.
Meslekler çarpıştırılıyorsa gene asmalı çardak altında ağustos ayında, ya da telli söğütler altında çay boyunda…
Günü de var, gecesi-gündüzü de var, haziran-temmuz-ağustos üç aylık dinlenmesi (!) de var… Eh, torba değil ki sağduyu sahibi çoğunluğun ağzı… Torba değil ki…
Anlaşılmayan bir nokta var ama; bir ölü nokta, bir karanlık nokta, sağduyuya da, çoğunluğa da bilinmeyen nokta:
Nasıl oluyor da “şâd olmuş” görünüyor uzaktaaan çok uzaktan öğrencisi gözlerinin önünde açlıktan bayılan öğretmen!... Ha, nasıl!...
Ülkenin en en başındakilerin “üç buçuk çapulcu” dedikleri günlerdi “oradakiler” için. “Süreyim mi seni oraya!” demişti berber çıraklığından gelme Hitler bıyıklı parti başkanı. Sürdüler… Sanki oralar yönetimleri altında değilmiş gibi.
Gittik… Sürenlerin, “Bayrağımızın dalgalandığı her yer…” dedikleri ama kendilerinin bile gitmediği yerlerde yaptık görevimizi. Paşa paşa… Öğretmen öğretmen…
Bir kız öğrencim büküp boynumu utangaç utangaç, üzüm üzüm gözlerinden akıtırken Fırat’ları,
-Bıktım hocam korkulardan! Hocam bıktım korku ile yaşamaktan! Babamı öldürdüler… Al götür beni buralardan. Senin kızın olayım n’olur! demişti. Siz, “Demişti.” deyin ama, o ses şimdi söyleniyor gibi onca gürültünün eskittiği kulaklarıma. Çın çın…
Günümde… Öğretmenler günümde…
Siz, “mutluluk” diyorsanız bu yaşanmışlığa sayın okuyucu, öğretmeni “Her yıl üç ay tatil yapar.” diye değerlendirici,
Ben ezelden beridir mutluyum… mutluyum…
İlköğretim adı henüz yoktu o zamanlarda. Sekizinci sınıf da yoktu. Ortaokul öğrencilerimizden biri, giyimi-kuşamı çok düzgün biri, babası Almanya’da, Dağlarca’nın,
“Kalmışım vay, kalmışım ben el kapılarında…” dediklerinden birinin çocuğu,
-Öğretmenim, Almanya’dakilerin en alçağı bi’öğretmen!... demişti giysisinin rengi yitmiş bir öğretmeninin acınası giyiminden ötürü…
Almanya’nın en alçağı bi’öğretmen(miş)…
Bütün öğretmenlerin kutlu olsun günü. Armağansız olmaz elbet. Hepsine, hepsine birer armağan iğne uzatıyorum.
İster kendilerine… İster…