Arşiv Anasayfa "A" Harfi İle Başlayan Yazılar
Sayfalar: 1
AYDIN - MAYDIN By: Kenan Kalaycıoğlu Date: December 29, 2008, 09:49:15 AM
AYDIN – MAYDIN

   Anadolu’da bir anlayış geleneği vardır. Bilenler bilir. Kahve önü, asma altı, cami avlusu, meydan yeri… gibi yerlerde söyleşir durur o günlük işlerini bitirmiş köylüler.
          -Ulan Reşo, şu şöyle mi?
          -He!
          -Reşo Ağa, bu da böyle mi?
          -He!
          -Ulan Reşo, ona “He!” buna “He!” de, ikisine bağlı olan üçüncüsüne niye
          -Yoh! Yoh!
   Öyledir… Onun da Anadolu’ya özgü bir inceliği vardır ama, şimdilik değinmeyeceğiz.
   Eskiden kravat takmak yeterdi beyaz yakanın üstüne, Anadolu insanına “aydın” görünmek için.
   İnsanımız iyidir, iyidir… Kırıp dökmez hemencecik. Anlayıncaya değin dinler. Sabırla bekler. Bir dirsekle de kırıp dökmez hemen kırılacak ağızları. Bekler…
   Anadolu insanı, aydınlık bekler aydınından. Bir mumluk… Üç mumluk… Beş mumluk… Her ne ise canım! Kendi aydınlığı ile ölçmeden, karşılaştırmadan bir aydınlık bekler aydınından. Aydınının yol gösterici olmasını ister. Çözümcü olmasını ister. Ağzının sıkı olmasını ister, şom ağız istemez aydınından. Özüne zararı olsa bile dürüst olmasını ister aydınından Anadolu insanı. Şu, buğdayın başakta özlenmesi gibi kendi içinde özlenen aydınından aydınlık ister. Bir yonga çıra aydınlığınca da olsa.
   Nylon istemez Anadolu insanı.
   Peki ama kimdir aydın? Jean Paul Sartre’a göre işte aydın:
          “Çelişkisinin doğası, aydını, zamanımızın bütün çatışmalarında taraf olmaya zorlar. O, kendisinin de ezilenlerden olduğu bilinciyle, her çatışmada ezilenlerin safında kendini bulur.”
   Demek ki hem doğru olanın, bilimsel olanın yanında olacak aydın, hem de ezilenin yanında. Ezilenin yanında.
   Weber’e de kulak verelim aydını anlamak için.
   Aydın, “Yaşadığı dönemin koşullarını iyi analiz edebilen, düşünen, üreten, ürettiklerini paylaşan, çağı yakalamış ve hatta aşmış, içinde yaşadığı topluma yabancılaşmadan ve her zaman toplumunun önünde olarak onun değişimine ve ilerlemesine katkı sağlayan insan tipi”dir.
          -Yaaa!
   Aydın, toplumunun önünde olacak. Arkasındakileri vurarak kırarak, korkutarak değil ama. Asma – kesme ile korutarak değil.
   Yetmişli seksenli yılların en ünlü aydın göstergesi idi. Ne ocaklar söndürdü.
          -Sürerim seni Şırnak’a!...
          -Diyarbakır’a mı gitmek istiyorsun!...
   Kimileri toprağın altında şimdi o günkü aydınlardan. Toprakları, mezar yeri kadar bile toprağı olamayan kimi insanlarımızın toprağı kadar olsun. Kimileri de yaşamlarını sürdürmeye çalışıyorlar sürünerek, utanmayı öğrenemeden geçip gitmemek için.
   Olur olur… İnsan, değişmeye de gelişmeye de açık bir varlık. Niyeti olsun yeter ki.
   Aydın, ay-dın-lık-tır!...
   Kılıç boğazına dayansa, boynuna inse giyotin, gene de doğrularla aydınlatmaktır aydının görevi.
          “Bana göre, sana göre, ona göre” yoktur aydında. “Bilime göre” vardır. Bilimsellik vardır. Yarasa da yaramasa da.
   Bir ortaokul müdürümüz vardı. Adı Kemalettin. Kemalli olsun istemiş besbelli ki anası – babası ama, gösteriş için döverdi öğrencileri. Aklı, Osmanlı’nın başlangıcının bile çoook gerisinde olan veliler, “Çok sert müdür!” desinler diye döver dururdu öğrencileri. Aydındı bütün kasabanın gözünde Kemalettin Müdür. En çok da kahvehanenin önünde sandalyesine ayı oturuşu oturmuş ve öğrencilere; dünyanın, sarı öküzün boynuzunda olduğunu, boynuz değiştirirken deprem olduğunu anlatan Du… Efendi’nin gözlüğünden bakınca, aydın gözüküyormuş Kemalletin Müdür.
   E, işte o aydınların yüzü suyu hürmetinedir ki çağlar atladı (!) Türk insanı.
   Sabah erken kalkan, “Ben aydınım!” diyor.
   Hem öyle yüksek bir perdeden diyorlar ki,
          -Sen aydınsan aslanım, ben de karanlığım! diyenleri bile duyamadan.
   Olan…
   Yok canım, kimselere bir şeycikler olduğu yok.
   Mevsim kış olduğu içindir saplandık kaldık kara. Kar fırtınasına tutulduk, durduk. Aydın da aydın…
   İlerleyelim…
   Aydın, bağımsız olmalı. Ba-ğım-sız… Kimseciklerin elinde olmamalı aydının ipi. Hatta, ipi bile olmamalı aydının. Doğruya doğru… Eğriye eğri… kimselerden korkmadan, çekinmeden. Canım, biz uydurmuyoruz ya. Basının kendisinden geliyor ara sıra basıncılarla ilgili haberler. Aydın basın haberleri. Şeyyy… Şu şu kadar dolar… Şunun ki şu kadar... Kimi zaman, akademik ünvanlar da katıyorlar işin içine, bürokratik ünvanlar katıyorlar yeşil banknotların arasına.
   Bunlar bize uzak. Dedikodu. De-di-ko-du…
   Biz, aydınlığına bakarız aydının.
   Biz, bağımsızlığına bakarız aydının. İpi olmazlığına. Bağlanamazlığına. At’a, kat’a, yat’a satılmamışlığına ve ağalara beylere bağlanmamışlığına bakarız.
   Çocuğu kandırmak hiçbir yalancının usta bir yalancı olduğunun kanıtı olamaz. Çünkü çocuk temizdir. Hem bilmez, hem şeytanlık bilmez. Peki ama, yaşamında bir kez olsun yaşadığı ilin il merkezine inememiş bir erkeğin, (Kadının zaten adı yok…) ne farkı var ki çocuktan?
          -Aaaa! Kuşa bak… Bakar…
          -Aaaa! Dere, yukarı akmaya başladı… Bakar… Bakar… Yaşamı boyunca bakar.
   Kandırdığın sürece bile aydın değilsin. Seni de kandıranlar var çünkü.
   Dünya, Nasrettin Hoca’nın dediği gibi, “Alttan ve üstten basıktır…”