Arşiv Anasayfa "B" Harfi İle Başlayan Yazılar
Sayfalar: 1
BORÇ ÜSTÜNE By: Kenan Kalaycıoğlu Date: January 29, 2009, 12:08:34 PM
“Borç, yiğidin kamçısıdır…” Türk atasözü.
    Tartışılacak hiçbir yanı yok sözün. Her atasözümüz gibi, kesinkes doğru bir atasözü. Söz de doğru olsa, söyleyen de doğru olsa bile, kesinlikle adanmayınız siz böyle söyleyenlere. “Borç yiğidin kamçısıdır canım!” diyenlere aldanmayınız.
    Dileriz ki yaşamamışsınızdır ve görmemişsinizdir siz, ayaklardaki nasırın ne menem bir şey olduğunu. Kimsecikler çekmesin.
    Dar gelirliler sınıfları, işte o nasırın çektirdiğince çekmişlerdir IMF’den Uluslar arası Para Fonu’ndan. Geri kalmış ülkelerin dar gelirlileri.
    IMF ne yapar, bilirsiniz. Borç para verir. Faizli borç para. İşte oradan alınan para kamçı olur da, kamçılar yiğit olan insanları. Şaaap! Şaap! Şap! Şap! Yiğit de pek geliyor şapşaplanmaya canım!
    Henrik İbsen diyor ki;
   “Borç para ile geçinen bir yuva, özgürlünü yitirir.”
    İki yandan biri, gerçeği kendine saklıyor besbelli. Söylemiyor bize. Söylense de bilinse; borç para mı, özgürlük mü?
    Baraccio’nun da söz gibi bir sözü var:
   “Yol yürümekle, borç ödemekle tükenir. sözünün üstüne:
   “Borç ödemekten daha zor bir şey vardır, borç almak…” Bilenler bilir ancak borç almanın, borç istemenin ne demek olduğunu.
    Masalları ünlüdür diye sakın masal türünden almayınız Beydeba’nın bu sözünü. Hem, bakınız bakalım masala benzer yanı var mı? Çivi gibi çivi…
   “Dört şey vardır ki, azını hor görmemek gerekir; yangın, hastalık, düşman, borç…”
    Hastalığı azımsayabilir misiniz? Küçümseyebilir misiniz? Ya yangını? Kentleri yakan o yangınların küçücük bir kıvılcımdan çıktığını bilmeyen mi var? Sizin, düşmanınızı da küçümsemeyeceğinizi pekala biliyoruz. Düşmezsiniz böyle bir yanlışa, yanılgıya. Ya borç? Sakın sakın! Sakın sakın küçümsemeyiniz.
    İlk günleriydi küçük kasaba kültüründe kredi kartlarının. Bozuk paralarını bile cüzdanlarının bir gözünde saklıyordu aylığı küçük, beyaz yakalılar. Ve her açtıklarında cüzdanlarını, onlarca kredi kartı gösteriyorlardı karşılarındaki küçük aylıklı beyaz yakalılara. Onları çatlatırcasına…
    Bir yarış vardı, bir yarış küçük kasaba kültürü ile dopdolu kafalarda kredi kartı üstüne.
   -Benim kredi kartım daha çok!
   -Yok yok! Benim kredi kartım daha çok!...
    Biri birlerini gerçekten aldatan, ama biri birlerini aldatılarını biri birlerine kesinlikle söylemeyen eşler gibiydi insanların gözleri önünde olup bitenler.
    Bankalar da memnundu bu gidişten, bankalar üzerinden geçindiğini sanan çok kredi kartlı, çok kredili, çok beyaz yakalılar da.
    Yolunda gidiyordu işler…
    Oyun bozanlık yaptı sonra birileri, bozdular oyunu da, düş’ü de, rüyayı da…
    Türk atasözü diyor ki Türk insanına, “Borç yiyen, kendi kesesinden yer…”
    Düşüncelere daldı sonra çok kredili kartlı çok beyaz yakalılar. Ağlamalar, düşünmeler, sonra yeniden ağlamalar… Bilselerdi ki,
    Borçlar, düşüncelerle ödenmez!... diyor Balzac, önlemlerini alırlardı belki de.
    Biri birlerine düştü sonunda borç alanlarla borç verenler. Ko-va-la-ma-ca… Oysa, diyor ki Arnavut atasözü;
   “Borç verirsen, ya paranı yitirirsin ya dostunu.”
   “Büyük borçlar insanları değer bilmeye değil, kin beslemeye yöneltir.” diyen F. Nietzsche’e yürekten katılıyorsunuzdur siz de.
    Öyle bir güne geldik ki; borç vermek de, borç almak da biçim değiştirdi sanki, anlam değiştirdi sanki. Hıh! Sanki şimdilerde ortaya çıktı bu durum. Yüzlerce yıl öncemizden bakınız ne diyor Terentius:
   “Bir hale geldik ki, insan borcunu ödedi mi, büyük bir iyilik yapmış sayılıyor.”
    Son söz İncil’den:
   “Borçlu, alacaklının uşağıdır…”