TRB’DA SÜRÜCÜ OLMAK By: Kenan Kalaycıoğlu Date: March 25, 2009, 08:57:40 AM
TRB’DA SÜRÜCÜ OLMAK
İnsan; her yerde her zaman insandır, insansa eğer… Öyle ya canım! Çok olanın değerli olduğu hangi insan topluluğunda görülmüş ki…
Sürücü de insan kaynaklı değil mi? Yani, sürücü olabilmek için insan olmak gerekir öncelikle. İnsan olmak… Biçim olarak insan olmak yeterli değil ama kesinlikle. Kültür olarak da, kültür bakımından da donanımlı olmak gerekir, insan olmak için.
Yoksa?
Önce bir alıntı. (Nermi Uygur’un Kültür Kuramı adlı yapıtından)
“Bu kentte tren istasyonunun çok yakınında çeşitli yönlere giden otobüslerle tramvayların yolu üzerindeki genişçe alanın tam ortasında, havanın her durumunda kolayca okunabilen bir levha var. Türkçe’si aşağı-yukarı şöyle:
Çok sayın taşıt konukları. Bu durak yeri çifte durak yeridir. Daha arkada duran bir araç, bir kez daha durmaz burada.”
Diyor ki felsefeci Nermi Uygur,
“Yanılmıyorsam bu Almanca levhada tipik bir Almanca düşünce tutumu, yazıyla yaşamı sımsıkı düzenlemeye yönelen bir düşünce tutumu apaçık dile gelmekte. Araya bir uzaklık koyarak seslenmiş.
-Çok sayın taşıt konukları!
Konuklar değil, taşıt konukları…
-Bu durak yeri, çifte durak yeridir!
Daha arkada… Yineleme ile tanımı daha yakından uygulama…
Oysa, levhadaki bütün bu Almanca tümceler için Türkiye’de Almanya’dakinin benzeri bir yere (Yalnızca benzeri yere…) yalnızca,
“Araçlar iki kez durmaz!” diye yazmak yeter de artar…”
Atatürk’ten başka hiçbir yöneticinin gelişmesi için emek vermediği dilimizin, Türkçe’mizin güzelliğini, güçlülüğünü anladınız elbette.
Yetmez ama!...
Yetmez çünkü, konumuz dil değil…
Araçlar (burada) iki kez durmaz! diyor ya levhada. Alman başbakanı da olsanız iki kez duramazsınız o durakta aracınızla. Bu, işte bu belleğimizde kesinkes yer etmiş olan “Alman işi”dir.
Valilikten Atatürk Alanı’na doğru gelmektesiniz aracınızla. Trabzon’da, kentimizde. Kaç kez durdurulabilirsiniz zorunlu olarak, düşündünüz mü hiç? On yüz milyon baloncuk mu diyordu reklamda minik kız…
Akşam, “Benim esnafım!... Benim sürücüm!...” diye yüreğine bastıra bastıra, içine sindire sindire anlatıyordu ya başkan bey… Televizyonda.
Önünüzdeki dolmuşlar olmadık yerde yolcu indirmek için sizi durdururken, arkanızdaki dolmuş da Diyojen fenerlerini yakar yakar durur size… Tek şerit yoldan çekilin, ben geçeyim…
Saça sakala, yakaya paçaya kesinlikle, kesinlikle sözümüz yok. Sözümüz yok çünkü, havasına suyuna sinmiş sanki doğanın “Adaaam sen de!”
Biri öyle, diğeri şöyle…
Ya siz?
Biz yolcular…
Yakalar beyaz, yakalar kolalı, bluzlar iğneli, kemerler eşarplar markalı, saçlar yanaklar cilalı… E canım; bu tam bir (Bilmeyene yutturmaca) Avrupalı…
Yooo!
Öylesine ucuz değil bu işler…
Avrupalı, o “Avrupalı” durağına varabilmek için neler çekti neler… Neler yaşadı neler… Sanıldığı gibi kolaydı da “Avrupalı” olmak , ne diye uğraşıp dururuz iki yüz yıldır.
-Şurada ineyim!
-İndir beni!
-Musayıt (müsait: uygun) yerde…
Beyefendi, hanımefendi; inmek istediğiniz o yerlerin hiçbiri uygun değil dolmuştan inmeniz için. Siz de bilmektesiniz böyle olduğunu. Ama gene de…
İçinde yaşadığınız toplumdan kimse çıkıp da kınamaz sizi yüzünüze karşı, dolmuşu uygun olmayan yerde durdurduğunuz için. İçlerinden geçirir insanlar, size uygun duygularını…
Ama, biraz da siz duyarlı olun canım! Hani, insansınız şunun şurasında.
Siz de öyle, siz de öyle sürücü efendi. Kendi mesleğinize birazcık olsun saygınlık kazandırmak istiyorsanız, kuralcı olunuz. Uygulayınız kurallarınızı. Göreceksiniz, daha saygın olacaksın.
Siz, biz, hepimiz, yapılması gerekeni yapmakla; göreceksiniz Avrupalıların istemesine gerek kalmadan Avrupalı olacağız.
Avrupa Birliği’nde olacağız.
Trafiğimizle de…