DOMUZUN GARİBİ By: Kenan Kalaycıoğlu Date: June 19, 2009, 01:42:40 PM
Eğer hastalanmasaydılar, kesinlikle ülkelerini tanıyamadan ölüp gideceklerdi. Felsefede şimdi “Fayda Hesabı”na mı girdi bu tümce, bu düşünce. Öyleyse öyledir.
Eğer hastalanmasaydılar, yalnızca doğdukları yeri yurtları sanarak ölüp gideceklerdi. Ne Misak-ı Milli’den haberleri olacaktı ne de sınırlarının nereden başlayıp nerede bittiğinden.
Çocukluk yıllarımızdaki anlatılardan biliriz. Hastalığını sırtına vurup da Ankara’ya, İstanbul’a gidenler, günlerce günlerce anlatıp dururlardı sağlıkla ilgili yaşadıklarını. Yurtlarıyla ilgili, yurtlarında gördüklerini.
Sonra yön değişti, yöntem değişti. Kimi zaman hastalığını, kimi zaman da bahanesini sırtına vuranlar Amerika’ya, Almanya’ya, İngiltere’ye… gitmeye başladılar. Kimileri gelişmişliğe, kimileri ucuzluğa, kimileri de organ ticaretine bağlıyorlar Hindistan’a gidişleri.
Bilim, herkesten büyük. Bilim, her şeyden büyük. Bilimle uğraşanlar, tıp alanında da yaptılar en büyük gelişmeleri. Tıp araçları alanında, tıp makineleri alanında. Saydığımız ülkeler bu tür araçlarla, makinelerle donatıldığı için, hastalığını sırtına vuranlar oralarda alıyorlar soluğu.
Devir değişti ama. Tıp araçları, tıp makineleri yeni yeni pazarlar aradılar kendilerine. İş gücünün en en ucuz olduğu ülkelere doğru yollandılar. Onlar da omuzlarına vurup boş para çuvallarını, iş gücünün ucuz olduğu ülkelere doğru yollandılar.
Bu kez de, pazarladıkları tıp makinelerinin-araçlarının peşi sıra gitmeye başladı o gelişmiş ülkelerin hastaları.
Şimdilik “Tıp Türizmi” diyor bu gezmelere, aklı sonradan sonradan başına gelecek olan ülkelerin insanları.
1950’lerde asker göndererek, şehitler vererek devlet olmasını sağladığımız Kore’den söz ederiz zaman zaman yazılarımızda. Oralarda ilköğretim düzeyindeki çocukların atölyelerde/laboratuarlarda Allah’ın huzurundaymış gibi kendilerini işlerine verdiklerinden söz ederiz. Bilimden söz ederiz… Bilimsellikten söz ederiz. Neden mi? Niye mi? Bir file dolusu cep telefonu alabilmemiz için Finlandiya’dan, Tokat ovasında kaç kamyon dolusu kuru soğan üretmemiz gerektiğinin resmini çizebilmek için. Kenelerle savaşımız sırasında.
Şimdiiii…
Mardin’de kadın-erkek, çoluk-çocuk kırk dört kişiyi öldürmekle uğraşırken biz akrabalar, dokuz yaşındaki kız çocukları yalnız başlarına evlerinin sokağına çıksın mı çıkmasın mı tartışması ile yeni yeni felsefeler oluşturmaya çalışırken biz komşular…
Bir şişe buldu İsviçre’li el oğlu, elin oğlu. Mini minnacık bir şişe su… Hani şu atalarımızın ab-ı hayat dediği türden bir şey…
Domuz gribi aşısı…
Tuna Nehri’ne atacaklar ab-ı hayat dolu minnacık şişeleri öbür yakadan, toplayıp toplayıp alacağız biz bu yakadan. Dostluğumuz gelişsiz diye. Pardon! Pardon! Sağlığımız gelişsin diye. Sağlık her şeyin başı. Ülkeyi korumanın da, piknikte mangal yakmanın da.
Domuz gribinin domuzluğu yerlere çalındı ya, yaşasın sağlık, yaşasın yaşamak!
Şeyyy… Bir ayrıntı var ama. Bir ayrıntı var, ayrıntıya kör gözlerin göremediği:
Kaç kamyon dolusu kuru soğan üretmek zorundayız derseniz bir şişe domuz gribi aşısı alabilmek için? Ya kaç kamyon Ödemiş kirazı? Malatya kayısısı olmaz mı?
Geçmiş olsun…