Arşiv Anasayfa "V" Harfi İle Başlayan Yazılar
Sayfalar: 1
VERGİ ÜSTÜNE By: Kenan Kalaycıoğlu Date: March 10, 2010, 10:57:30 AM
VERGİ ÜSTÜNE

Şu üstüne, bu üstüne… Zamanını ortamını buldukça yazmışız saz üstüne, söz üstüne. Daha bilmem kaç zaman durur bu can, bu ten üstünde de gene yazarız yaşam üstüne.
   Şimdiki sözümüz vergi üstüne. Eeee, Mart ayı dert ayı. Öyle demiş ya büyük büyük atalar. Büyük büyük atalardan sonraki atalar da kendilerince söylemişler: Mart ayı, vergi ayı…
   Bir vergi fıkrası size. Mart ayı, vergi ayı ya sıkmamak gerek vergi verecek olan yurttaşı. Gülümsetmek gerek ki severek atsın elini cebine. Ürkmesin ceplerdeki akrepler.
   Devletin vergi toplayıcıları köy köy, ev ev dolaşıp mal belirlemesi yapıyorlarmış. Belirlenen mala göre de vergi alıyorlarmış yurttaşlarından. Kapkacak, eşek-katır-at, bağ-bahçe-tarla… Vergisi verilecek ki, vergisini veren kişinin olsun bu mallar!
   Köylüde birşeycikler var ama vergisini verecek parası yok. Omzunun yarısı sayılan eşeği de durmakta öyle orada. Ne yapsın? Eşeğini yatırmış hasıra, battaniyeyi de örtmüş üstüne. Gizliyor eşeğini. Vergiciler çıkagelmiş o sıra.
          -Bu nedir? diye sormuş vergici. Elini böğrüne götürerek, biraz da ağlamaklı ağlamaklı yoksul köylü:
          -Bu! Babam babam… Zavallı babam hasta, hasta...
   Bir çırpıda açıvermiş battaniyeyi vergici. Aaaa!... Eşek!...
          -Eeee… Sen öyle, baban böyle. Demek ki ananızda varmış biraz aykırılık.
   Fıkra bu. Beğendinizse verginizi veriniz, beğenmedinizse işte yenisi. Yeni bir fıkra. Vergici fıkrası.
   Bu fıkra Veli Baba’dan. Fırfıralı Veli Baba’dan. Siz bilemezsiniz elbette ama, biz biliriz 1969 yılında Almanya’ya işçilik daha yeni başladığında, Fırfıralı Veli Baba’nın köyüne kiralık – özel kamyonla gittiğini.. Daha ortaokul birinci sınıf öğrencisiyken. Nasıl mı? Piştiden kazandığı para ile… Büyüdü, o da vergici oldu sonradan.
   Gene vergiciler gelirler köyde, yoksul köylünün evine. Duyanların hepsi üç defa haz’rol!...
          -Babanız nerede?
          -N’apcaan babamızı?
          -Babanızın vergi borcu var, vergi borcu…
          -Bizim babamız ölmüş…
          -Ölmüş mü? Ödeyin öyleyse vergi borcunu. Babanızın vergi borcu, sizin borcunuz…
          -Olur mu canım! Babamız ölü…
          -Nerede mezarı babanızın?
   Uzakta, epeyce uzakta bir yer tarif ederler vergiciye çocukları. Atına atlar vergici, düşer yola. Çocukların söylediği mezarlığa varan vergici, kazma kürek ister mezarcıdan. Başlar mezarı açmaya. Arkadan bir ses… Döner bakar vergici, vergi borcunu getirmiş uzatıyor, ölen adamın çocukları…
    Vergi, böyle bir güç işte…
   Fıkra işte. Kimine şöyle, kimine böyle.Bilinmez ki size nasıl…
   Çoban Osman’ın işi çobanlık. Mert adam ama, baba yiğit adam ama Çoban Osman. Dilinden asılsa bile, eğriliği de yoook, yamukluğu da. İnsan olan varlığın hiçbir çeşidinden de korkmaz. Amelelikten dönerken bir akşam, duymuş ki vergicileri almış gelmiş muhtar efendi. Vergi için…
   Çocukları için toprağa, evin orta yerinde toprağa gömdüğü bakır kapları çıkarıyorlar, vergi yerine alıp götürmek için… Kesmiş kendini Çoban Osman baharda boz bulanık akan Harşit Çayı’na. Cumhuriyet tarihi boyunca sürmüş gitmiş davası sanki Çoban Osman’ın.
   Fıkra işte. Kimi yaşanmış, kimi de yaşanası imiş.
   Bu, yaşanmışı ama. Yaşadık. Yaşadık mutlu olduk. Doğru akıl yürütmelerin, doğru işler yapabildiğini yaşadık, gördük, mutlandık.
   Uzunsokak’ta yürüyoruz. A aaa!... Vergicilerin aracı! Yol gösteriyorlar yurttaşlara. Vergi işlemlerini yapıyorlar yurttaşların. Biz de yaptırdık vergi işlemimizi, mutlu olduk yurttaş olarak görüldüğümüz için. Çay bile ikram ettiler.
   Eeee, güzele güzel… Vergi de olsa…