AYRILIĞA AĞLAMAK By: Kenan Kalaycıoğlu Date: April 16, 2010, 09:54:51 AM
Bülbülü altın kafese koymuşlar da, “Ah vatanım!” mı demiş… Öyledir… Öyledir… ama, eksiktir. Yaşamaya alışkın olduğu yerden ayrılmak da öyledir. Öyledir çünkü, sudan çıkmış balığın durumunu düşünün bir de…
Altın kafese konulmuş bülbülün durumu mu, sudan çıkarılmış balığın durumu mu daha iyidir… Eh, varın siz düşünün…
Yaşamaya alıştığı yerden ayrılması zordur insan için… Dayanılmazdır kimileri için…
Akşam hava kararırken kapalı yerlere giremediğini, gözlerinden boncuk boncuk yaşlar akıttığını biliriz, yaşadığı yerden ayrılmış kimi insanların. Bu, gurbettir… Gur-bet…
Öykülemedeki ustalığını, Atatürk’ü anlamada gösterememiş olsa da, çok güzel öyküleri vardır Refik Halit Karay’ın.
Ne ilgisi var canım demeyiniz sakın. Demeyiniz çünkü, Refik Halit Karay’ın da bir öyküsü var sözünü ettiğimiz konuda Eskici…
Eskilerin ortaokul, yenilerin de ilköğretim dediği okulu okuyanların hemen hepsi bilirler R.H.Karay’ın bu Eskici öyküsünü. Kimilerimiz sularla ıslatmıştır elindeki mendilini, bu öyküyü dinlerken. Burnunun ucu sızlamıştır en duyarsızların bile öykü işte. İnsanı anlatıyor insandan, insan için çarpıcı bir kesit anlatıyor. Ama durun… Ama olay…
Annesi babası ölmüştür, İstanbul’da yaşamakta olan Hasan’ın Beş yaşındaki Hasan’ın. Kim bakacak Hasan’a … Kendinin, kendi çocuğunun yükünü çekmekten yorgun insanları. Konu-komşu, yakınları, Ortadoğu’daki bir yakınının yanına gönderiyorlar küçük Hasan’ı.
Yeşil görüntüler tükendi önce. Serinlik tükendi. Kızgın çöller başladı. Sarı, sapsarı görüntüler aldı yeşilliklerin yerini. Derkeeen, Türkçe de tükendi. Adı bili değişti Hasan’ın. Hassen diyorlardı ona…
Uzun hikaye… derler ya uzun ve derin anlamlı anlatılarda, Hasan’ın öyküsü de öyle işte…
Hasan, aylarca sustu durdu bu Ortadoğu’nun kızgın sıcağının altında. Akrabası kadın sokaktan geçmekte olan gezgin ayakkabı tamircisini çağırdı bir gün. Yırtık sökük ayakkabılar attı önüne onarmak için bir sürü.
Ayakkabıları çivilemek için çivileri ağzına dolduran eskici bir ara Hasan, nerde ve kiminle olduğunu unutarak o beş yaşındaki Hasan,
-Çiviler ağzına batmaz mı seninin?...
Gözlerimizden aşağıya yanaklarımız ıslanmanın istiyorsanız, okumayınız öyküyü siz…
Eskici bir ara küçük Hasan’a :
-Ne diye düştün bu cehenneme?...
Hikayenin hikayesi uzun…
Otuz yıldır anlatır dururuz, okur dururuz bu öyküyü gençlerimize. Ezber ettik, ezber ettik böylesi öykülerimizi. Makineleşmiş mekanik insan, kendisi düşünsün kendi durumunu böylesi öyküler karşısında.
Üstümüzde beyaz bir tavan, duvarlar beyaz. Pencereler ve kapı… Bakana, modern görünüm sunan bir hanım… O tavanın altında olabildiğine göre, belli ki üniversal-köy diplomalı da kendisi… Genç… Güzel… Gergin… Buyurucu…
Şimdilik işimiz bitti.
Birazcık söyleşi şimdi. Kısacık bile olsa. İnsanız ya canım! Aynı geleneğin insanlarıyız ya. Bizim için, insan olmamızdan çok çok daha önemli değil mi nereli olduğumuz… Öyle, öyle… Bizim oturduğumuz yere yakınsa, çok yakınsa tanıştığımız insan… Hem önemlidir, hem değerlidir bizim için. Hem de daha yakındır bize, konuştuğumuz insan.
Bizim için olmasa bile, gelenek böyle canım, gelenek böyle.
-Trakya’danım… Trakya’dan (…) nım… yanıtını verdi genç, güzel, gergin hanım bizim,
-Nerelisiniz? sorumuza.
O soru, o, “ Nerelisiniz?” sorusu bizim sorumuz değildi işin doğrusu. Geleneğin sorusuydu. Laf olsun… un sorusuydu. Nereden sorduk… Niçin sorduk… ihtiyar eskicinin küçük Hasan’a sorduğu o soruyu :
-Neden düştün bu cehenneme ?...
Ortadoğu sıcağı altında küçük Hasan’ın karşısındaki ihtiyar eskicinin nasıl ıslattı ise beyaz sakalını, beyaz göğüs kıllarını gözünden sel olup akan göz yaşları… Genç, gergin, Trakyalı güzel hanımın da öylesine ıslatmıştı göğüslerini, yeşil kazağını da delip geçen göz yaşları…
İçimize akıttık pişmanlıkla sarmaş dolaş göz yaşlarımızı. Neden sorduk o soruyu… Neden…
Öyledir ama öyledir; kimileri gönlüne, kimileri de gözlerinin önüne akıtır göz yaşlarını. Sonuçta ağlamak olduktan sonra…