Arşiv Anasayfa "Ö" Harfi İle Başlayan Yazılar
Sayfalar: 1
ÖLMEK NE ZOR By: Kenan Kalaycıoğlu Date: May 25, 2010, 04:20:19 PM
Yorucu bir yazı bu kez. Sıkıcı bir yazı. İnsan bu çünkü. Metre her zaman ve her yerde yüz santimetre gelmiyor ki… Hem, metre de elin altında değil ki her zaman! Vuruyorsun “karış”a. Elinde o çünkü, elinin altında olan o. Kimi üç karış, üç karış az; kimi beş karış, beş karış çok.
N’etmeli…
N’eylemeli…
Sular böyle aktı geldi yollar boyu. Yıllar boyu. Böyle akıp akıp gitmekte ama, boyunca akacağı yollar da kalmadı, yıllar da kalmadı.
Daha yeni yeni açılmıştı kapısı yetmişli yılların ki, iki yeni dünya ile tanışmıştık o gencecik yaşımızda. Biri Zigana Dağı’nın Erzurum yönü dibinde, öldürdüğü kişilerin de, vücudundaki kurşunların da sayısını unutmuş Durmuş Efendi’nin mübarek sarı öküzün boynuzunun üstünde gösterdiği “feleksiz” dünya. İkincisi, “Denizi kız, kızı deniz, sokakları hem kız, hem deniz kokan İzmir’in Dikili’sinde, kutsal bacaklar aralığından Yunanistan’a bakan olacak sandaletli kızı gösteren “felekli” dünya.
Tüm bunların toplamı; “Al gözüm, oku işte!” sıkıcı bir yazı. Boyunca mı bekledin, gönlünce mi bekledin yoksa sen de, toprağın senin için hazırlayıp da sana sunacaklarını. Öyle mi sandın. İşte gördün. Sanılarla dolu, sanmalarla dolu dolu insan denilen o “kutsal varlık”ın dünyası işte…
          “Buğday gibidir Anadolu insanı. Anadolu insanı buğday gibidir, içinde öz’lenir.” dediğini daha henüz okumamıştık ki Türkçe kitaplarında, bizi göstererek Yunanlı turist Dimitiros’a  Bergama’nın o beyefendi belediye başkanı,
          “Görüyor musunuz bay Dimitri, Anadolu insanı işte… Anadolu çocuğu… Yanaklarından fışkıracak gibi kanı. Ne sağlam yapı, değil mi. Yüreği de öyle, içi de öyle. Yalansız dolansız…
   İnsanlar da, insanlık da değişti gitti…
   Size sıkıcı bir yazı olduğunu da söylemiştik yazımızın başında, yorucu bir yolculuk olduğunu da. Seçim sizin. Bizim yaşadıklarımızı da biz yoğurup sunmadık kendimize. Bizim yaşantımız da bizim imalatımız değil anlayacağınız. Birileri öyle istedi, öyle oldu… “Böyle emreyledi Zerdüşt!” mü demek istiyorsunuz. E, karşı mı çıktık olmayan gücümüzle sizin önerinize. Hoş, sizin yaşamınız da sizin imalatınız değil!... Ölçmeden – biçmeden koymuş işte birileri önünüze:
          -Al, yaşa!... Bu senin yaşamındır, böyle yaşanacaktır! İnişin de buuuu… yokuşun da bu…
   Elinize verilmiş yaşamınız, dar mı geliyor yoksa yüreğinize… gönlünüze… Sıkıcı mı geliyor yoksa okuduğunuz yazı size…
         “Uzun yollar gibi, bitmez tükenmez geceler…” diye tanımlamış ozan geceleri.
   Ezan başladı… Sabah ezanı. Ne olurdu, ne olurdu anlamınca içten olan sesler okusaydı şu sabah ezanını. Boğazı önceden temizlenmiş, serinden, derinden, yürekten…
   Aaaah!... Bütün bunlar “böyle” olsaydı. Herkesin yüreğinden geçence olsaydı. Olmadı işte, olmuyor işte.
          “Bu kaçıncı bahçe gördüm tarumar…” mı demişti Tarancı. Heeey Tarancı! Kalk gel artık! Yıllar yılı ne yatarsın durursun!
          -Al sana! Al sana işte yeni bir tarumar olmuş yaşam!... Götür ver kendisine, her kim ölçüp biçip de bize gönderdiyse. Bu kim bilir kaçıncı gece olacak sabah ezanına karşı kağıdın üstünde, kalemin ucu üstünde…
         “Ölüm herkesin başında!” Tarancı, ölüm herkesin başında. “Ölüm hoş geldi, sefa geldi…” Ölüm hoş geldi, sefa geldi ama, e hadi öl bakalım. hadi öl!...
   Ölemezsin…
   Ölünmüyor…
   Et ile tırnağın arasında yaşanıyor da, bir türlü ölünemiyor işte. Hay seni nalı kırık yaşam seni… Hay seni vicdanı yoluk yaşam seni… Piraksana yakami…
   Bırakmıyor ki gidesin.
   Ölmek zor… Ölmek çok zor be dostlar. Ayağı tekerlenip yuvarlanıp da ölmek… Çoraplar üstüne çoraplar örülmüş kafasını taşlara toslayıp da ölmek… Taşlaşmış yataklarda “Allah’ım al canımı!” diye diye, yalvara yalvara ölmek / ölememek… Hastane odalarında takvim yapraklarına küfrederek, her gün aynı pencereden aynı manzarayı ezberleyerek ayakta dururken ölmek…
   Ölmek ne zor…
   Eşi de varmış ölümün: ayrılık… Çeşitleri de, çeşitleri de varmış Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun dediği gibi:
   Şu dağın ardında gülüm,
   Bir top gülüm var.
            Demem o ki sevgilim, bu dünyada
   İki türlü ölüm var.
   Biri dost elinden…

Sıkıcı bir yazı…
   Ezan da okundu bitti. Okuyanın sesi değilse bile, anlamı bir güzellik kattı yaşamak isteyen yüreklere de, ölmek isteyen yüreklere de…
   Kuş sesleri başladı. Çoook uzaklardan duyuluyor güneşin ışınlarının ayak sesleri. Ses demek, yaşam demek. Ses demek, “Yaşa!...” demek. E, hadi! Yaşayalım artık. İyi de olsa, kötü de olsa yaşayalım artık.
   Ölüm zor… Ölüm çok zor…
   Hem, ölmek de neymiş canım yaşamak varken!...